8 Ekim 2012 Pazartesi

Diane Arbus'u bilen var mı ?Sanırım pek tanıyan çıkmaz.Ben söyleyeyim öyleyse. Diane Arbus;Amerikan tarihinin gelmiş geçmiş en ünlü fotoğraf sanatçılarından biridir kanımca.Hayatı ,çalışmaları ,türlü türlü teoriler üretilen ölümü ile adından çok söz ettirmiştir. Hayat hikayesi  bir kitaba ve Stevan Shainberg 'e ilham veren bu kadın çalışmalarında temel olarak tek bir şeyi ele almış denilebilir: Farklılık. 

"Normal"  tanımı dışındaki şeyleri kendi yorumuyla harmanlayarak bize yeniden tanıtır Diane Arbus. Devler ,cüceler ,siyam ikizleri, doğuştan veya sonradan bir uzvu esik olan insanlar,travestiler, bir doğum kusuru diye tanımlandırabilecek şeylerle dünyaya gelen insanlar.. Kısacası görünce başımızı çevirdiğimiz ,tiksintiyle baktığımız her şeyi kendi süzgecinden geçirerek yeniden dünyaya getirmiştir.Onlara karşı duyulan tüm ön yargılara rağmen onlara taptığını ifade eden Arbus çalışmalarında onları konu almıştır.

Açıkçası Stevan Shainberg 'in yönettiği Fur :An İmaginary Portrait of Diane Arbus filmini izleyinceye kadar bu kadından habersizdim.Uykumun bir türlü gelemediği bu gece tesadüfen onunla tanışmış oldum.İzlediğim film ardından onun ile ilgili okuduklarım ve çektiği fotoğraflar düşünmeye sevk etti. Sorgulamaya..Hayatı , düzeni her şeyi...

Bilindiği üzere adil bir dünyada yaşamıyoruz.Var olan şeyler bu dünyanın kurallarına göre tasarlanmış olsa da bu kurala ve işleyişe uygun olmayan ötekilerin de varlığını göz ardı etmemek de gerekir elbette. Çünkü hiçbirimiz bir fotokopi makinesinin bir ürünü değiliz. Birbirimizden çok ama çok farklıyız.Gerek fiziksel ,gerek düşünsel olarak  diğerlerinden ayrılıyoruz. Burada tahammül devreye giriyor. Farklılıkları kabul etme ve onlarla birlikte yaşama.

Her milletten ,her renkten,her düşünceden insanların bir arada olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Tabi bu işin temel yanı. Bunu özel kılan ise diğerleri :Ucube olarak tanımlandırılıp dışlananlar, engelliler, doğuştan doğal bir güzelliğe sahip olamayanlar, cinsel tercihi normal insandan farklı olanlar...Bu örnekler çoğaltılabilir. Tarih boyunca da böyleydi korkarım bundan sonra da böyle devam edecek. 

Önceden filmlerde izlediğim kadarıyla ucube olarak tanımlandırılıp dışlanan insanların sergilendiği sirkler kurulurmuş. Farklılıklar sergilenerek insanların meraklı bakışlarından para kazanılırmış . Normal hayatta sokağa çıkmaktan çekinen insanlar bu sayede kendi farklılıklarını başkalarına tanıtırmış. Ama bu sirkler dışında yine gizlenmeyi seçerlermiş.. Karanlıklar ardına saklanarak insanların yaralayıcı hareketlerinden kendilerini korumaya çalışırlarmış.

Zaman değişti. Fakat yalnızca takvim bazında değişen zaman; insanların ön yargılarına ,yaftalarına ,taa içlerinde sakladıkları iğrenme duygusuna uğramadı..Değişen ve gelişen tek şey teknoloji ve bilim oldu.İnsanlar diğerlerine benzemeye çalıştılar farklılıklarından kurtularak.Dışlanmamak ve kabul görmek adına kendilerinden vazgeçtiler. Ya da derin kuytulara attılar kendilerini. Saklandılar. 

Oysa doğanın bile eşit davrandığı bu dünyada bir insanın ne önemi vardı? Yağmur bile herkesi eşit ıslatıyorken farklılıkların ne önemi vardı ? Asıl fark olarak tanımlandırılan şey bedende miydi yoksa ruhun derinliklerinde,aklın bir köşesinde mi gizliydi. Bilmiyorum..Bildiğim tek şey var : Değişmek gerek..Barışmak. Önce kendimizle sonra diğer insanlarla,doğayla ,dünyayla.. Kural olarak önümüze sunulanları çöpe atarak kendi yolumuzu kendimiz çizmek..At gözlüklerinden kurtularak dünyanın her rengini görmek. Her rengiyle barışmak ..Kaynaşmak..Bir olmak.. Ancak böyle erişilebilir huzura.. Ancak böyle yaklaşılabilir sonsuz mutluluğa...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder